NE ARAMIŞTINIZ?

Son Yazılar

31 Ağustos 2017 Perşembe

"MAVİ BİR AŞK"


Günlerden bir gün aşık olmuş deniz, gökyüzüne. Her sabah ona bakarak uyanıyor ve her gece yine ona bakarak kapıyormuş gözlerini. Gökyüzünün sonsuz maviliği karşısına büyülenen denizin aşkı günden güne artmaya başlamış ve kuşlarla haber yollamış gökyüzüne. Kuşlar durumu gökyüzüne anlatmışlar, gökyüzü çok uzaklardan gelen bu habere çok sevinmiş doğrusu. O da denize hayranlık duyuyormuş içten içe. Kuşlarla birlikte maviliğini yollamış gökyüzü, seven sevdiğine benzer en nihayetinde. Maviliği büyük bir zevkle sırtına alan deniz bir çocuk gibi sevinmiş ve ne kadar damlacığı varsa dalgalandırmış hepsini gökyüzünün bu güzel hediyesine. 


Deniz de hediye yollamak istiyormuş sevgilisine. Her gün damlacıklarını buharlaştırıp yolluyormuş gökyüzüne. Denizin tek varlığı damlalarıymış ve kendi yok olma pahasına damlalarını sunmaktaymış aşık olduğu gökyüzüne. Gökyüzü bu sevgi karşısında çok duygulanmış ve denizin yolladığı her damla kadar gözyaşı akıtıyormuş engin maviliklere. Bu öyle bir aşkmış ki sonsuza dek kavuşamayacağını bilen iki aşık da vazgeçmemiş sevmekten. Maviliği hediye eden gökyüzüne sonsuza dek damlalarını yollamaya devam etmiş deniz ve tek varlığı olan damlalarını bağışlayan denize kavuşamayan gökyüzü de akıttıkça akıtmış gözyaşlarını.


Bazen yakın olmak yetmez sevmek için, yüreğin sevdiğinin yüreğinde atıyorsa mesafeler engel teşkil etmez sevmeye. Tıpkı gökyüzü ve deniz gibi. Mavi bir aşktı onlarınki, sonsuzluğun simgesi olan gökyüzü ile yaşamın simgesi olan deniz... Bu sonsuza dek sürecek bir aşktı ve sonsuza dek sürecek aşkın rengi de mavi olmalıydı.

Fotoğraflar için "Maviden Damlayanlar"a teşekkürlerimi sunuyorum. Fotoğraflar ondan kısa hikaye benden. Keyifli okumalar, bir başka hikayede görüşmek üzere. Hikayeyi beğendiyseniz paylaşırsanız sevinirim :)

Diğer hikayelerimi okumak için buraya tıklayabilirsiniz :)




29 Ağustos 2017 Salı

İSTANBUL-TELLİ BABA'DA GÜZEL BİR HAFTASONU


Merhaba sevgili okurlar. Evet ilk paylaşım ile karşınızdayım.Geçen gün gittiğim,manzarasına adeta aşık olduğum bir yeri ve çektiğim,sizinde beğeneceğinizi umduğum fotoğrafları sizlerle paylaşmak istedim. Öncelikle İstanbul'da oturduğumu sizlere söylemeliyim ve gerçekten her yerini ayrı sevdiğim bu şehre belki gelmişsinizdir,gezmişsinizdir. Gelenler bilir fakat gelmeyenlere,fırsat bulamayanlara sesleniyorum. Mutlaka gelin,gezin. Pek çok insan buranın kalabalığı yüzünden burada yaşamak istemez ama gezmeye bayılırlar. Siz gezmeye gelin :) Bu kadar konuştuktan sonra gelelim size kendimce tanıtmak istediğim bu güzel yere.

Burası İstanbul'da Sarıyer'de Telli Baba nerede diye sorduğunuz zaman herkesin göstereceği  müthiş yerlerden bir tanesi. Yukarıdan bakıldığında ayrı,kayalıklara doğru indiğinizde size ayrı bir görsel şölen sunulur. Mavi aşığı olduğumu artık biliyorsunuz. Ama güzelim yeşilliklerle, gökyüzü ve denizin mavisi buluştuğu zaman daha bir ayrı seviyorum. Benim gibi bu güzelliği kim sevmez,bu güzelliğe kim bayılmaz ki :)  Evet yukarıdan baktık çok beğendik,ama yetmedi.Aşağı inmeye karar verdik. Biraz riskliydi doğrusu,şimdi düşününce anlıyorum. Yüksek bir tepe ve insanların aşağı inmek için açtıkları dönemeçli bir yol. Biraz dağcılık deneyimi de yaşayabilirsiniz tabi inerken, sevenleriniz varsa. Affınıza sığınıyorum inerken fotoğraf çekemedim. İnerken tek düşüncem bir an önce aşağıya inmekti. Yılanların olabileceğini önceden duymuştum ne de olsa. Ama en sonunda indim ve o maceraya değdiğini görünce gözüme gelmedi doğrusu.


Manzara eşsizdi. Birçok incir ağacı.böğürtlen,üzüm vardı. Bizde toplamaya karar verdik ama incirler daha olmamış olduğu için ondan vazgeçtik.Böğürtlen az da olsa vardı ve birkaç tane yeme fırsatımız oldu. Ve üzüm. Üzüm çok ekşiydi doğrusu. Ama ekşi sevenlerdenim,benim işime geldi :)


Yine manzaraya dönmek istiyorum. Deniz.. Çok hırçındı. Bayağı dalgalıydı. Ama sonuçta deniz değil mi, her hali güzel.Bu arada bu taraftaki denizin Marmara değil Karadeniz olduğunu öğrendim. Belki de hırçın olmasının sebebi budur. Aynı zaman da 3.Köprümüz olan Yavuz Sultan Selim köprüsünü de buradan izleyebilirsiniz.


Yukarıda güzel oturma yerleri de vardı. Oralarda da oturup izlenilebilir tabi ki. Benim gibi tehlikeli yollardan geçmek istemeyenleriniz olabilir diye söylüyorum :)


Ben yukarı çıktığımda o yerlerden birinde manzaraya karşı çay keyfimi de yaptım tabi ki. Evet sevgili okurlar elimden geldiğince bu çok sevdiğim yeri sizlere anlatmaya çalıştım. Umarım beğenirsiniz.Bir daha ki paylaşımda görüşmek üzere. Her zaman gülümsemeniz dileğiyle :)

28 Ağustos 2017 Pazartesi

"ŞİİRLERİN SİHİRLİ DÜNYASINA KISA BİR YOLCULUK 2"

Merhaba edebiyat severler, bu yazımda yine çeşitli şairlerin şiirlerinden örnekler vererek güzel bir şiir şöleni sunmak istiyorum size. Hangi şairi incelesem sanki diğerinin hatrı kırılıyormuş gibi hissediyorum, o kadar güzel şiirler yazılmış ki çok kıskanıyorum ve okurken hayran kalıyorum. Bazı insanlar gerçekten çok özel yaratılıyor tıpkı şairler gibi.

Gelin Cahit Sıtkı’ya kulak verelim. Doğanın insana sunduğu tüm güzellikleri sevgiliye bahşeden şairimiz dizeleri sıralarken biz de kendimizi kimi zaman denizin maviliğinde kaybolurken buluyoruz kimi zaman ise ormandaki o keskin çam kokuları kaplıyor etrafımızı. Buyrun huzurunuzda “Desem ki” şiirinin ilk dizeleri:

“Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,
Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor,
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
Senden tattım yemişlerin cümlesini.”


Geriye ne kaldı ki üstadım? Sevgilide tüm dünya nimetlerini toplamışsın. Denizin maviliği, ormanın yeşili, toprağın kahverengisi... Sanırım şairimizin gözü aşkından dolayı kör olmuş ve nereye baksa hep sevgiliden bir iz buluyor, tıpkı Divan edebiyatı sanatçıları gibi tüm güzelliklerin kaynağını sevgiliye bahşederek yücelttikçe yüceltiyor. Biz de Cahit Sıtkı Tarancı’yı bu muhteşem dizelerle anarak saygıyla selamlıyoruz.

Bir sonraki şairimiz olan Cemal Safi’ye geçelim.  Cemal Safi’nin “Beni Sevmeni İstiyorum” şiirini çok seviyorum. Ezgisi, kafiyesi, sözleri ve ahengiyle çok mütevazı ve güzel bir şiir. Başka bir yazımda sadece bu şiiri işlemek istiyorum. Şimdi sizinle bu şiirin üçüncü dörtlüğünü paylaşacağım:

“Bir gün bensiz kalsan da benimle yaşamanı,
Aşkımın değerini sır gibi taşımanı,
Nemli bakışlarınla resmimi okşamanı
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.”


Anlaşılıyor ki şairimiz artık sevgi olayını aşalı çok olmuş ama pek vefa görmemiş gibi; çünkü sevmek zor bir iştir. Gerçekten yürekten gelen bir sevgi kolay elde edilir bir şey değildir. Önce yüreğinde sır gibi taşımalısın, sevginin ağırlığı ile yüreğin biraz burkulmalı. Nasıl ki yeni doğan canlılar bir süre kabuğunda hapsolup belli bir olgunluğa geldikten sonra dünyaya geliyorlar, işte şairimiz de bu evreleri gözler önüne sererek sevginin yürekte olgunlaşmasına dikkat çekiyor. Sevgi yürekte olgunlaşırken gözden yaş akabilir, gözyaşlarını yüreğine akıttıktan sonra sevgi yeşerir, büyür ve artık gün yüzüne çıkmaya hazırdır. Bu güzel şiirimizle Cemal Safi’yi de minnetle yad ediyoruz.

Şiir demişken Yavuz Bülent Bakiler’e değinmeden olur mu hiç, elbette olmaz.  “Bir Gün Baksam ki Gelmişsin” şiiri ruhumuza öyle güzel etki ediyor ki okurken içine dolan huzur, dinginlik ve şairin tahayyülleriyle süslediği o mısralar bizi sanki terapiye sokarak içimizdeki sıkıntıyı kederi alıyor. Üçüncü dörtlüğü paylaşmak istiyorum sizinle:

“Bir gün baksam ki gelmişsin..
Hasretin içimde sonsuzluk kadar.
Şaşırmış kalmışım birdenbire çaresiz.
Dökülmüş yüreğime gökyüzünden yıldızlar.”


Sonsuzlukla belirtilen hasret ve yüreğine gökyüzünden yıldızların dökülmesi... Hasreti ve kavuşmayı bu şekilde anlatmak ne büyük meziyet, ne büyük bir yetenek. Gördüğünüz üzere şairimiz tahayyülleriyle  bizi kendine hayran bırakıyor.  Her dörtlüğünde ayrı bir tasavvurla okuyucuyu etkileyen bu şiire de ayrı bir yazı yazmak istiyorum.  Yavuz Bülent Bakiler’i de bu güzel şiirle andıktan sonra artık yazımı noktalamak istiyorum.

Sizi mutlu edecek, bu sıcak günlerde içimizi kıpır kıpır ettirecek şiirler seçmeye çalıştım. Umarım seçtiğim şiirler benim gibi sizlerin de hoşuna gider. Elimden geldiğince açıklamaya çalıştım, sizin de şiirler hakkına görüşlerinizi ve açıklamalarınızı merak ediyorum, bunları bizimle paylaşırsanız çok sevinirim.


Bir sonraki şiirlerin sihirli dünyasına yolculukta görüşmek üzere, kendinize çok iyi bakın :)

27 Ağustos 2017 Pazar

"BU YAZI SENİN İÇİN"

Merhaba, hoş geldin. Başlıktan da anlaşılacağı üzere bu yazı senin için. Bu yazımda seninle dertleşeceğim, içimi dökeceğim. Kim bilir kaç kilometre öteden okuyorsun bunu bilmiyorum ama sözcüklerle yaptığım anlaşmaya göre bu yazıda bana yardım edecekler. Mesafeleri aşıp ona ulaşacağız diye söz verdiler bana bu okuduğun sözcükler ve ben de tıpkı senin samimiyetine, içtenliğine inanıp güvendiğim gibi sözcüklere de inandım. Gözlerimin gözlerine değdiği anda isterdim bunların yüreğimden yüreğine dökülmesini ama içimdeki çocuk duramadı yerinde, kaç gündür onu susturmaya çalıştım ve işte görüyorsun ki ona yenilerek şu an bunları yazıyorum. Bu durumda sözcükler en büyük destekçim oldu, beni sana ulaştırmak için el ele verdiler.

Ertelemeye yüreğim izin vermedi, içimde öylesine inatçı bir çocuk var ki bu yazıyı yazdıran, hayallerimin kurucusu ve beni yaşatan o çocuk... İşte şu an istediği oluyor, şu an içimdeki çocuğun kalemine dökülenleri okuyorsun. Lütfen okumaya devam et, sana anlatacağım çok şey var.

Rahat battı inan ki, kafam rahattı kaç zamandır. Ne zaman ki yüreğimdeki çocuğun uçurtması takıldı senin kirpiklerine o gündür düştü uçurtmasının peşine. Sonra uçurtmadan vazgeçip kirpiklerin sahibi olduğu gözlerini istedi benden. Çocuk bu durur mu, durmadı. Gözlerinin yanına yüreğini de istedi. Ben dedim ona, "O bana ait değil, sana veremem" ama söz dinletemedim.

Vaktimiz olsaydı da karşılıklı otursaydınız yüreğimdeki arsız çocukla. Ne kadar çok isterdim onun dile gelip sana bunları aktarmasını, beklemeyemedi. Ölüm var, daha çok gün var dedi, kısacası ne yaptı ne etti kandırdı beni. Biliyorum birbirimizi çok iyi tanımıyoruz ama iyi olan şu ki ben seni tam olarak tanımadan içimde bir güven hissi oluştu. Güven büyüdü alışmaya başladım, sonrasını biliyorsun işte yüreğimdeki çocuk çıktı meydana. İyi ki de çıktı, çocuklar bazen yetişkinlerden daha masum sever, daha içten hisseder duygularını. Çocuk ruhumla sesleniyorum sana MERVE. Hayat bir yolculuksa sen bu yolda solumda yer alır mısın? Bu çocuk kalmış büyümeyen ruhuma da solunda yer verir misin?

Evet, artık biliyorsun duygularımı. Seni görme fırsatım az oldu, hakkımızda bilmediğimiz birçok şey var; ama olsun ben tüm benliğimle sana ve yüreğime inanarak bu yazıyı yazmak istedim. İlk takipçim, her ne kadar Fenerbahçeli olsa da yüreğimin aşırı ısındığı güzel insan, aşçı başım, bloğumuzun ilk ve tek ressamı, aynı renge aşık olduğumuz mavi severim. Sadece yarim ol demiyorum sana. Ben edebiyatsam sen mavi ol ve güzel bir birliktelikle "Mavi ve Edebiyat" olalım. Sen mavim ol ben denizi unuturum, gökyüzüne bakmam sana baktığım gibi ve hiçbir mavi yakışmaz senin bana yakışacağın gibi.

Paragrafların ilk harfleri de senin adını söylüyor: "M-E-R-V-E"


O zaman ben ve yüreğimdeki çocuk içimizi döktüğümüze göre artık karar senin Merve. Sözcükler sözünü tuttular ve duygularımı sana ulaştırdılar. Artık sıra senin sözcüklerinde, bakalım senin yüreğinden neler dökülecek. 


26 Ağustos 2017 Cumartesi

"MAVİDEN DAMLAYANLAR"




Merhaba edebiyat severler, ben bloğun yeni üyesi Merve :) Artık Bay Müdo ile birlikte paylaşım yapacağım ve aranıza katılmaktan mutluluk duyuyorum. Ben "Maviden Damlayanlar" ismiyle paylaşımlarımı yapacağım. İsterseniz size biraz kendimden bahsedeyim.

Öncelikle ben Mücahit ile aynı üniversitedeyim ve işletme bölümünü okuyorum, bu sene son senem mezun olacağım inşallah. "Mavi" en sevdiğim renk. Bu yüzden "Maviden Damlayanlar" ismini tercih ettim. Bunların yanında fotoğraf çekmeyi çok seviyorum. Özellikle doğayı fotoğraflamak en sevdiğim şeylerden biri diyebilirim. Bu amatörce çektiğim fotoğrafları ilerde sizinle de paylaşırım. Bulutlanmış bir gökyüzü gördüğüm zaman çekmeden duramıyorum çünkü çok seviyorum :)

Ve en büyük hobime gelecek olursak; çizim yapmak. Çizmek beni rahatlatan en büyük şeylerden biri. Bir hayvanı, doğayı çizdiğim zaman, bunu yapabildiğim zaman çok mutlu oluyorum. Her defasında da yaratılışa hayran kalıyorum. Şimdilik bunları kara kalem tarzında çiziyorum, kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Bu çalışmalarımdan bazılarını da sizinle paylaşırım elbette.

Son olarak da gülmeyi, güldürmeyi çok severim :) Bence başımıza ne kadar olumsuzluk gelirse gelsin, elbet güzel günlerin geleceğini bilmeli ve gülmeyi unutmamalıyız. Ben elimden geldiğince size güzel paylaşımlarda bulunmaya çalışacağım, umarım beğenirsiniz ve hep birlikte güzel paylaşımlar biriktiririz.

Hayatınızın her anında gülmeniz dileğiyle görüşmek üzere :)

24 Ağustos 2017 Perşembe

"AB-I HAYAT- HAYAT SUYU" MENKIBESİ


Ab-ı Hayat, içeni ölümsüz yaptığına inanılan sudur
Merhaba edebiyat severler, bu yazımda Divan edebiyatında sıkça işlenen ve içeni ölümsüzlüğe kavuşturduğuna inanılan su olan ab-ı hayatı yani hayat suyunu inceleyeceğiz.

Ab-ı hayat, Farsça su demek olan "ab" kelimesi ile Arapça "hayat" kelimelerinin birleşmesi sonucu oluşmuş bir tamlamadır. Ab-ı hayat suyunun bir menkıbesi vardır ve bu suyu bulan iki kişinin ölümsüz olduğu bu menkıbede anlatılır. Şimdi anlatacağım menkıbede suyu içip ölümsüzlüğe kavuştuğuna inanılan kişiler size çok tanıdık gelecek. İşte menkıbemiz:

"İnanışa göre İskender ordusuyla bir sefere çıkmış ve bu sefer sırasında uğradığı bir memlekette ab-ı hayat denilen bir suyun olduğu, bu suyu içenlerin ölümsüzlüğe kavuşacağı söylenmiş. Bunun üzerine İskender yanına Hızır ve İlyas'ı da alarak bu suyu aramaya başlamışlar. İskender, Hızır ve İlyas uzun süren deniz yolculuğundan sonra suyun bulunduğu zulümat(karanlıklar) ülkesine varmışlar. İskender'in yanında karanlığı aydınlatan iki mücevher varmış. Bu mücevherlerden birini Hızır ile İlyas'a vermiş, diğerini de kendi yanına alarak dağılmışlar ve ab-ı hayatı aramaya başlamışlar. Hangisi suyu bulursa diğerlerine haber verecekmiş. Uzun aramalar sonucu Hızır ile İlyas yorulup bir yere oturmuşlar, yanlarında getirdikleri balıkları pişirip yemek için bir derede yıkarken ölü balıklar canlanmış ve o an ab-ı hayatı bulduklarını anlamışlar. Sudan kana kana içmişler ve İskender'e haber vermek üzere yola koyulmuşlar; ama bir daha o suyu bulamamışlar. Suyu içen Hızır ve İlyas ölümsüzlüğe kavuşmuşlar. Hızır karada, İlyas ise denizde yardıma muhtaç olan kişilere yardım ederler ve her sene 6 mayıs günü İskender seddi üzerinde buluşarak hacca gider, o sene yapacakları işleri görüşürlermiş. Aynı zamanda Hızır ve İlyas'ın her yıl görüştüğü bu gün Hıdırellez olarak adlandırılmış ve halen de kutlanmaktadır."

Ab-- Hayat suyunu içen Hızır ve İlyas'ın her sene buluşma günü Hıdırellez olarak kutlanır
Bu menkıbede geçen İskender, Büyük İskender'dir. Menkıbenin diğer varyantlarında ise İskender'in yerine Zülkarneyn'e yer vermişlerdir. Kur'an- Kerim'de de Zülkarneyn, Hızır ve İlyas dolayısıyla bu sudan bahsedilir.

Ab-ı hayat Divan edebiyatında da sıkça kullanılmıştır. Sevgilinin dudağı ab-ı hayata benzetilmiş ve bu dudaktan öpenlerin de ölümsüzlüğe ulaşacağı beyitlerde işlenmiştir. Tabi ki burada dudak kavramını mecazi anlamda düşünmek gerekir. Zira zamanın şeyhülislamlarından olan Şeyhülislam Yahya, Fuzuli, Avni(Fatih Sultan Mehmet), Muhibbi(Kanuni Sultan Süleyman) gibi dini yönü kuvvetli ve aynı zamanda Divan şairi olan bu şahsiyetler de sevgilinin dudağının ab-ı hayat olduğunu söylemişlerdir.

Görüldüğü üzere ab-ı hayat hem edebiyatımızda hem de inancımızda yer etmiş bir unsurdur. Varlığı şimdiye kadar ispatlanmasa da birçok defa şiirlerde işlenmiş ve menkıbeleri dilden dile dolaşmıştır.

Bu yazımızda hem ab-ı hayatı öğrendik hem de edebiyatımızdaki yerini incelemiş olduk, diğer yazılarımı okumak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz. Bir başka yazıda görüşmek dileğiyle, Hızır ve İlyas her zaman yoldaşımız olsun :)

23 Ağustos 2017 Çarşamba

BULUŞMA ZAMANIMIZ: "IHLAMURLAR ÇİÇEK AÇTIĞI ZAMAN"




Merhaba edebiyat severler, bu yazımda içimizi yumuşatacak, dertlerimizi ve sıkıntılarımızı bir anlığına da olsa unutturacak bir şiir seçtim sizin için: "Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman". Bahaettin Karakoç'un yazdığı bu şiiri okumak, dinlemek içimizi huzurla dolduruyor. Sanki şiir okumuyoruz da şahane bir tabloda birbirini bekleyen iki aşığın çiçek açmış ıhlamur ağaçları ile dolu bir yerde kavuşmasını bekliyoruz. Öyleyse ne bekliyoruz, hep beraber bu güzeller güzeli şiirimizi önce okuyalım sonra İbrahim Sadri'den dinleyelim.


Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü
Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
Bebekler hayta hayta yürümeden
Geleceğim diyorum, geleceğim sana
Ne olur kesin bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Beklesen de olur, beklemesen de
Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende
Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde
Hangi ses yürekten çağırır beni sana
Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.

Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine değdi
Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi?
Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana
Kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
Gemileri yaksalar da geleceğim sana
On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.

Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
Ey benim alfabemdeki kadim Elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
Kimseye uğramam ben sana uğramadan
Kavlime sadığım, sadığım sana
Takvim sorup hudut çizdirme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.




Şairimiz neden ıhlamurların çiçek açmasını bekliyor olabilir? Bunu sizin için araştırdım biraz ve şunu öğrendim ki. Ihlamur ağacı baharda en son çiçek açan ağaçlardan biriymiş, bu sebeple çiçek açması için özenli bir bakım ve en önemlisi de sabırla beklemek gerekiyormuş. Bunun üzerine anlıyoruz ki şair de sevdiğinden sabırla kendisini beklemesini istiyor. Dikkat ederseniz ilk dizelerde karın yağdığından bahsediyor, yani kışın tam ortası... Bahara daha çok var, sabır gerek.



Sabır değil midir bizi umutla bekleten, kavuşma anının hayali ile çarpmaz mı iki sevgilinin yüreği? Şarimizin yüreği de kavuşma anının verdiği heyecanla dolu ama kavuşmaya daha çok var, sabırla beklemek lazım tıpkı ıhlamurların kışı atlatıp, sabırla bekleyip baharın sonlarına doğru çiçek açtığı gibi. 

Şiir ilerledikçe kar yerini yağmura bırakıyor: "Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız" görüyoruz ki bahar yağmurları başlamış, bilirsiniz bahar döneminde yağan yağmurlar da arsız olur. Bir anda üstümüzü başımızı ıslatır, neye uğradığımızı şaşırırız. Kış bitmiş, bahar yağmurlarıyla topraklar bereketlenirken kavuşmaya az kalmış, biraz daha sabır bekliyor şairimiz sevdiğinden.



Son dizlere gelindiğinde ise artık ıhlamurlar çiçek açmaya başlıyor. Hani bahar ve yaz dönemine güneş bizi olabildiğince aydınlatır ve güneş ışıkları buldukları her yerden içeri sızarlar ya. İşte bu dize de bize baharın çok yakın olduğunun ve güzel günlerin ufukta göründüğünün habercisi oluyor: "Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan" 



Kışın dağların ütüsünü bozmadan yağan karla başlayıp, yağmurların bereketlendirdiği topraklarda suya doyan ıhlamur çiçeği, nihayet güneşin en parlak oluğu dönemde sevgilinin yüreği gibi çiçek açıyor. Sabretmek bahar döneminde meyvelerini veriyor ve aşıklarımız ıhlamurların çiçek açtığı zaman birbirlerine kavuşuyorlar.

Görüldüğü üzere şairimiz ya da ressam mı demeliydim? Kelimelerle öyle güzel bir tablo sunuyor ki bize hayran kalmamak elde değil. Gerçekten müthiş bir şiir. 

Bir şiirimizin daha sonuna geldik. Başka bir şair ve şiirler buluşmak üzere, yüreğimizdeki ıhlamur çiçekleri hiç solmasın.









22 Ağustos 2017 Salı

KİTAP ÖNERİLERİ "SİMYACI"

Merhaba edebiyat severler, yeni bir bölümle karşınızdayım. Bu bölümümüzün adı "Kitap Önerileri" olacak ve okuduğum kitapları bu bölümde sizlere tanıtacağım. Tanıtacağım kitapları daha önce okuyan olursa onlarla kitap hakkında sohbet edebilir ve görüşlerimizi birbirimizle paylaşarak yeni keşifler yapabiliriz. Bu bölümde sizin bana okumamı önereceğiniz kitaplar olabilir, ben de bunları okuma listeme ekleyerek ilk fırsatta okumaya çalışırım. Uzun lafın kısası kitaplar üzerine güzel sohbetler edebileceğimiz bir bölüm oluşturarak bilgi paylaşımı yapmak istiyorum. Hazırsanız ilk kitap önerimle başlıyorum.

SİMYACI

Simyacı gezmekten büyük haz aldığı için çoban olmayı tercih eden ve bu kararından dolayı kendisi ile gurur duyan Santiago adlı bir gezginin hikayesidir.

Santiago sürekli rüyalar görmeye başlar ve bu rüyalar Mısır’da bulunan hazineler ile ilgilidir. Bu rüyalar ile ilgili olarak bir falcı kadına gider ve kadın ona rüyasında gördüğü hazinenin peşine düşmesi gerektiğini söyler. Santiago kararını verir ve Mısır’a doğru yola çıkar. Henüz yolun başında iken tüm parasını çaldıran Santiago büyük bir hayal kırıklığı yaşar ve tekrar geldiği yere gitmek ister; fakat hiç parası olmadığı için geri dönemez. Üstün  zekası sayesinde bir billuriye dükkanında işe başlar. Burada dönüş için fazlasıyla para biriktiren Santiago, dönüş için yola çıkacağı sırada bir İngiliz ile karşılaşır. Bu İngiliz Mısır’da yaklaşık iki yüz yaşında olduğu söylenen bir Simyacı için yola çıkacağını söyler bunu duyan Santiago İngiliz ile yola çıkmaya, rüyalarının ardına düşmeye karar verir.

Yolculuk sürecinde birçok olumsuzluk olur; fakat tüm olumsuzluklara rağmen İngiliz ve Santiago Mısır’a varmayı başarırlar. Santiago burada bir kızla tanışır ve aslında bulmaya çalıştığı hazinenin o olduğunu düşünür ve kızla evlenmek ister; fakat kız Santiago'dan hayallerini gerçekleştirmesini ister ve onu bekleyeceğini söyler.

Santiago bir süre sonra Simyacı ile tanışır ve Simyacı ona Mısır Piramitleri’ne gitmesini söyler. Santiago ve Simyacı Mısır Piramitlerine doğru yola çıkarlar. Bu yolculuk sırasında geçen konuşmalar oldukça etkileyicidir ve bu yolculukta Santiago ruhunun derinlikleriyle konuşabilmeyi öğrenecektir. Yolculuk biter ve Mısır Piramitleri’ne ulaşır. Santiago bu yolculuğun sonunda hazinenin nerede olduğunu anlayacaktır. Hazineyi hiç beklemediği bir yerde bulur ve sonra aşık olduğu kızın yanına gitmek için yola çıkar.



Simyacı romanı her insana özel olduğunu ve dünyadaki her insanın bir macerası, kişisel mankıbesi olduğunu söylüyor; ama çok az insanın hayallerinin peşinen koşarak onları gerçekleştirdiğini, birçok insanın ise hayallerinin gerçekleşmeyeceğine inanarak bunları bastırdığını bize belirtiyor. Bence çok doğru bir bakış açısı. Bence de her insanın bir amacı, hikayesi ve kişisel menkıbesi var. Hayat şartları bizi bu hayallerden uzaklaştırıyor ve zamanla bu hayaller sönüp gidiyor. Oysa ki hepimiz hayallerinin peşinden gidip başarılı olan insanlara gıpta ederek bakıyoruz. Neden onlardan biri de biz olmayalım?

Romanı okumayan varsa şiddetle öneriyorum. Zaten 188 sayfalık kısa bir roman ve bir solukta okunabilecek sürükleyiciliğe sahip. Sayfalar gözünüzün önünden akıp giderken yüreğiniz bir o derece canlanarak size hayallerinizi hatırlatıyor. Bendeki yeri çok ayrı ve çok sevdiğim bir roman, eminim siz de seveceksiniz. Romanı okuyanlar varsa görüşlerini benimle paylaşırlarsa sevinirim.

Son olarak sizin için kitap içerisinden birkaç alıntı yaptım onları sunuyorum ve yazımı burada noktalıyorum. Bir başka roman önerisinde görüşmek üzere. Hayallerinizin peşinen koşmanızı ve gerçekleştirmenizi temenni ediyorum.









21 Ağustos 2017 Pazartesi

ABDURRAHİM KARAKOÇ VE LAMBADA TİTREYEN ALEVİ ÜŞÜTEN AŞKI "MİHRİBAN"




Merhaba edebiyat severler, bugün gönlüne sevdiğinin sarı saçlarını bağlayan Abdürrahim Karakoç’tan ve “Mihriban” şiirinden bahsetmek istiyorum. Bilirsiniz ki Mihriban şiiri ve yazılma hikayesi çok hüzünlüdür. Lambada titreyen alevi bile üşüten bir aşktan bahsediyoruz, şairimiz nasıl sevmiş ve nasıl tutulmuşsa artık;  şiiri okuyunca bizim bile yüreğimize dokunuyor şairimizin aşk acısı.  Dilerseniz Mihriban şiirini bir dinleyelim sonrasında Abdürrahim Karakoç’un kısa bir röportajını izletmek istiyorum size. 

Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor Mihriban

Yar, deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban

Önce naz sonra söz ve sonra hile
Sevilen seveni düşürür dile
Seneler asırlar değişse bile
Eski töre bozulmuyor Mihriban

Tabiplerde ilaç yoktur yarama
Aşk değince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban

Boşa bağlanmış bülbül gülüne
Kar koysan köz olur aşkın külüne
Şaştım kara bahtım tahammülüne
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban

Tarife sığmıyor aşkın anlamı
Ancak çeken bilir bu derdi gamı
Bir kördüğüm baştan sona tamamı
Çözemedim çözülmüyor Mihriban

Musa Eroğlu'nun güzel yorumuyla Mihriban Türküsü:





Abdürrahim Karakoç'un Mihriban şiiri ile ilgili kısa bir röportajı:




Şiirin yazılış hikayesi kısaca şöyledir. Abdurrahim Karakoç gençlik yıllarında delice aşık olur ve bir o kadar da sevilir. İkisinin de  niyeti evlenmektir ama kız tarafı sürekli hayır demektedir, bunun üzerine de bu sevdadan vazgeçilir. Aradan yıllar geçer. Bir gün Abdurrahim Karakoç'u bir arkadaşı ziyarete gelir ve Karakoç'a yolda onun eski sevgilisi ile karşılaştığını, biraz sohbet ettiklerini ve hanımın evlenmiş olduğunu söyler. Arkadaşı yanındayken hislerini pek belli etmese de o gittikten sonra Abdurrahim Karakoç oturur ve yüreğindeki derin duyguları kağıda döker.

Abdürrahim Karakoç'a "Kimdir bu Mihriban" diye soruluyor bir röportajda ve şairimiz şu cevabı veriyor: "O aşk, masum bir aşktı, güzel bir aşktı. Bırakalım öyle kalsın. Ne adı Mihriban, ne saçları sarı. Bazıları "Gerçek mi" diyor. Gerçek diyorum; ama adı Mihriban değil. O gençliğimde yaşanmış bir aşktı. Şimdi adını deşifre etmem ayıp olur. Benim takmış olduğum sembol bir isimdir Mihriban.

"Bir gün Mihriban'ı göreceğinize inanıyor musunuz?" sorusuna verilen cevap o kadar şairane ve güzel bir cevap ki beni hayran bıraktı:"Bilmiyorum, görmek de istemiyorum. Değişmiştir şimdi. Ben onun nazarında değiştim, o benim nazarımda değişti. Niye görelim? Öyle kalsın ya... İnsanların gönülde kalması, gözde kalmasından daha iyidir."

Sırrını ömür boyu kimseye açıklamıyor ve 2012 yılında hayata gözlerini yumarak sırrını da kendisiyle birlikte mezara götürüyor.  Arkasında ise açıklanmayan bir sır ve bu sırrın doğurduğu müthiş şiir "Mihriban" kalıyor. Abdurrahim Karakoç'u bir kez daha saygıyla ve minnetle anıyoruz, mekanın cennet olsun.

Acaba gerçekten sevmek böyle bir şey mi? İçini acıtsa da derdini şiirden başkasına anlatmamak... Bir ömür boyu bu sırla yaşamak mıdır sevmek? Bu konuda sizler neler düşünüyorsunuz?  

Bir başka şair ve şiirle buluşmak üzere, herkesin Mihriban'ına kavuşmasını diliyorum.







20 Ağustos 2017 Pazar

URDAN OLUŞAN MÜTHİŞ KOKU "MİSK "

Merhaba sevgili okurlar, bu yazımda misk kokusundan bahsetmek istiyorum; zira bu kokunun oluşma aşamasının ve kokusunun büyüleyici olması sebebiyle Divan edebiyatına da konu olmuştur. Misk kokusunu ve oluşum sürecini üniversiteye başladığım ilk zamanlarda hocalarım anlatmıştı ve etkilenmiştim. Bu sebeple sizinle paylaşmak istiyorum.

Bu kokunun oluşma aşamasını İskender Pala şu şekilde anlatır:

"Misk, Hıta (Doğu Türkistan) ülkesinde yaşayan bir çeşit ceylanın göbeğindeki urdur. Buna nafe de denir. Erkek ceylanlarda bulunan bu ur, hayvanı rahatsız edermiş. Hayvan sürtünmek yoluyla bu uru düşürebilirmiş. Misk avcıları sahralara kazık çakar ve ceylanların bu kazığa sürtünerek misk urunu düşürmelerini sağlarlarmış. Öz halindeki bu siyah madde düştükten sonra etrafa kokusu yayılır ve yerini belli edermiş. Ham madde olarak kullanılan bu urdan, şişeler dolusu koku elde etmek mümkünmüş. Günümüzde kozmetik sanayi miskten çok yararlanır. Ancak günümüz misklerinden çoğu sunidir. Divan şiirinde en çok söz konusu edilen koku ve maddelerden biridir. Kokusu ve siyah rengi ile sevgilinin kokusu, ayva tüyleri, beni, kaşı, saçları; gece, mürekkep ve miske benzerler. Ceylan, sevgilinin güzelliğini kıskandığı için içine kan oturur ve sonuçta misk meydana gelir; çünkü misk aslında kurumuş kandan ibarettir."


Misk elde edilen ceylan türümüz :)















İşte Divan edebiyatını ve şairlerini bu yüzden seviyorum. Her durumu açıklayacak çok güzel bir neden buluyorlar ve bu nedeni bir şekilde sevgilinin güzelliğine bağlamayı başarıyorlar. Birçok şair şiirinde sevgilinin kokusunu miske benzetmiş hatta miskten daha güzel olduğunu dile getirmiştir.

Miskin oluşma sürecine gelince bu da yine bir doğa mucizesi, yaratanın insanlara sunduğu güzel bir hediye diye düşünüyorum. Ceylanın karnında oluşan ve onu rahatsız eden ur veya kan pıhtısı, insanlar için güzel bir koku kaynağı oluyor. Bugün kullandığımız parfümün oluşmasını sağlayan temel unsurlardan biri de misktir; ama parfüm gibi doğaya zarar verici olmaktan ziyade tam tersine doğanın insana sunduğu doğal bir güzelliktir. 

Bu yazımızda hem misk kokusunu tanıdık hem de Divan edebiyatındaki yerini görmüş olduk, diğer yazılarımı okumak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz :)

Güzel ve misk kokulu günler diliyorum :)

19 Ağustos 2017 Cumartesi

BİR KELİMEYİ YILLARCA BEKLEYEN ŞAİR: "YAHYA KEMAL BEYATLI"

Merhaba edebiyat severler bu yazımda "Rindlerin Ölümü" adlı şiirini tamamlamak için bir kelimeyi yıllarca bekleyip o kelimeyi bulduğunda şiirini tamamlayan usta şairimiz Yahya Kemal Beyatlı'ya yer vereceğim. Bilindiği üzere Yahya Kemal şiirlerini yazarken hep aruz ölçüsünü kullanırdı, "Ok" şiiri hariç. Hece ölçüsüyle yazdığı tek şiir Ok'tur ve onun dışında kalan tüm şiirlerini aruz kalıbıyla yazmıştır. Bu yönüyle Divan edebiyatı geleneğini sürdüren bir şairimizdir.

Aruz kalıbıyla şiirler yazarken Türkçe'yi aruza çok güzel uydurmuştur. Şiirlerinde yer yer Arapça ve Farsça kelimelere de yer vermiştir.



Yahya Kemal'in şiirleri bir musiki havasındadır. Kelimelerin, hecelerin ve seslerin uyumu şairliğinin yanında ayrı bir sanatsal yönünü ortaya koymaktadır. Örnek olarak hepimizin aşina olduğu "Sessiz Gemi" şiirini verebiliriz. Bildiğiniz üzere bu şiir bestelenmiş ve birçok sanatçı tarafından da seslendirilmiştir. Bestelenmesiyle şiirdeki ses uyumları daha kolay anlaşılıyor ve dinlerken insanı bir anlığına alıp çok uzak diyarlara gezintiye çıkarıyor. Önce şiirimizi bir görelim ardından da dinleyelim:



SESSİZ GEMİ

(Mefulü mefailü mefailü feulün)
Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli

Biçare gönüller, ne giden son gemidir bu
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler

Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti, dönen yok seferinden.




Görüldüğü üzere Yahya kemal'in şiiri ve Müslüm Gürses'in yorumu güzel bir birliktelik oluşturmuş. Şiir aruz kalıbıyla yazıldığı için ve aruz kalıbına da çok güzel uydurulduğu için her söz ve kelime yerli yerinde bize sesle birlikte güzel bir anlam şöleni sunuyor



Ölümü bu kadar etkileyici anlatmak gerçekten usta şairimize has bir durum bence. Ölümü geri dönüşü olmayan bir gemi yolculuğuna benzeterek bu seyahate çıkanların bir daha geri dönmeyeceğini bastıra bastıra söylüyor ve ekliyor: "Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler/
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler." Dizelerin ahengi, anlamı, seçilen kelimeler... Bir şiir her yönüyle mi dört dörtlük olur, işte Yahya Kemal yazınca oluyormuş demek ki.

Yahya Kemal'in sevdiğim şiirlerinden biri de "Rindlerin Akşamı" adlı şiiridir. Bu şiirde yine aruz kalıbıyla yazılmış olup birçok musiki sanatçısı tarafından seslendirilmiştir.  Gizli ve sembolik bir anlatımı benimseyen şair bize bir şeyleri anlatmak istiyor ama manayı derine gizleyerek tıpkı Divan edebiyatı şairleri gibi manayı bizim aramamızı istiyor. 






RİNDLERİN AKŞAMI

(Mefailün feilatün mefailün feilün)
Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç,
Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.
Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece.
Gruba karşı bu son bahçelerde keyfince,
Ya şevk içinde harap ol ya aşk içine gönül
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül.


Bu şiirde şair yaklaşan ölümü haber veriyor ve rindlerin ölün karşısında dik durduğunu belirtiyor. Rind, kelime anlamı olarak dünya ve dünyalığa kıymet vermeyen, içkiye düşkün ve derbeder olmasının yanında arifane ve hikmetli bir yanı olan kişi demektir. Nasıl ki akşam olduğunda gün ölmek üzeredir, işte "Rindlerin Akşamı" şiiri de rindlerin ölümden önceki son halinden bahsediyor.

Bir de meşhur Rindlerin Ölümü" adlı şiiri görelim, hani şu yıllarca bir kelimenin beklendiği o şiir ve ardından iki şiiri birden Serdar Tuncer'in sesinden dinleyelim.




RİNDLERİN ÖLÜMÜ

(Feilatün feilatün feilatün falün)

Hafız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış,
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.
Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz'ı hayal ettiren ahengiyle.


Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde,
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabriyle
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.

Rindler için ölüm kaçınılacak veya korkulacak bir şey değildir. Onlar ölümü son olarak da görmezler ; çünkü Yahya Kemal rindlerin ölümünü uykusu olarak kabul eder. Yani ölüm bir son değil başka bir serüvene başlangıçtır ve keza şiirde de söylediği gibi "Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde/ Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter" Aynı zamanda şair bu şiirdeki "Serin serviler" sıfat tamlamasındaki serin kelimesini yıllarca beklemiştir. Şiirin önceki şekli "karanlık serviler"dir; ama şair karanlık sözcüğünün istediği anlamı ifade etmemesi sebebiyle yıllarca bu şiiri tamamlamaz ve sonrasında serin kelimesini bularak şiiri tamamlar. Gördüğünüz gibi Yahya Kemal şiir yazarken kelimelerin, anlamın ve ahengin uyumuna çok dikkat eden bir şairimiz. Bu sebeple şiirleri her bakımdan hem okunduğunda hem de bestelendiğinde kulağa hoş gelen bir yapıya sahip.





Son olarak da Yahya Kemal'in heceyle yazdığı tek şiir olan Ok şiirine bakalım ve yazımızı noktalayalım.


OK

Yavuz Sultan Selim Han'ın önünde
Ok atan ihtiyar Bektaş Subaşı,
Bu yüksek tepeye dikti bu taşı
O gazi hünkarın mutlu günüde.

Vezir, molla, ağa, bey takım takım
Güneşli bir nisan günü ok attı.
Kimi yayı öptü, kimi fırlattı
En er kemankeşe yetti üç atım

En son Bektaş Ağa çöktü diz üstü.
Titrek elleriyle gererken yayı
Her yandan bir merak sardı alayı
Ok uçtu hedefin kalbine düştü.

Hünkar dedi Koca! Pek yaman saldın,
Eğerçi bellisin benim katımda,
Bir sır olsa gerek bu ilk atımda.
Bu sihirli oku nereden aldın?

İhtiyar elini bağrına soktu,
Dedi ki: İstanbul muhasarası
Başlarken aldım gaza yarası,
İçinden çektiğim bu altın oktu.


Evet değerli okurlar. Divan edebiyatı geleneğini devam ettiren şairimiz Yahya Kemal Beyatlı'yı ve şiirlerini inceledik. Görüldüğü üzere Yahya Kemal söz söyleme konusunda usta şairlerimizden biridir. Onun şiirleri okuyucuyu hem söze hem de müziğe doyurucu bir yapıya sahip, nitekim bestelenen şiirleri bunların en güzel örneğidir. 


Yazıyı beğendiyseniz paylaşarak daha çok kişinin okumasını sağlayabilirsiniz. Diğer deneme yazılarımı okumak isterseniz de buraya tıklayabilirsiniz. Bir başka şairle ve şiirleriyle buluşmak dileğiyle hoşça kalın.

18 Ağustos 2017 Cuma

DİVAN EDEBİYATI GELENEĞİNDE "TUBA AĞACI VE KULAK ÇINLAMASI"

Merhaba değerli okurlar bu yazımda size cennette var olduğunu bildiğimiz bir ağaç olan Tuba ağacının Divan edebiyatına yansıyan yönünden bahsetmek istiyorum. Bu konuyu hazırlarken kıymetli Eski Türk edebiyatı hocam İskender Pala'nın "Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü" adlı kitabından da faydalandım bunu da belirtmek isterim.

Bildiğiniz üzere Divan edebiyatı, hayallerin doruğa ulaştığı, okuyanları mest eden ve derininde sakladığı anlamlarla bizi kendine hayran bırakan bir edebiyattır. Bu sebeple Divan edebiyatına giren bir unsur usta şairlerin zihin dünyalarında yoğrulur, zamanla her şairin yeni bir yorum katması ile sıradan bir unsur bile olsa yıllar sonra bakarsınız efsanevi bir şeye dönüşmüş olabilir. Lafı daha fazla uzatmadan konumuza giriyorum nitekim hepinizin ilgisini çekeceğini düşünüyorum.

 
 

Tuba ağacını hepimiz biliyoruz, cennette var olan ve kökü gökte olup dalları ve meyveleri aşağı sarkan bir ağaç. İnsan bu ağaçtan bir meyve koparıp hangi meyve niyetine yerse o meyvenin tadını verdiğine inanılıyor. Tuba ağacını bu şekilde kısaca tanıdık. Bu bir kenarda dursun.

 




Hepimizin bazı zamanlar kulağı çınlamakta değil mi? Hatta bunun üzerine biri beni anıyor diyoruz. Çınlamanın derecesine göre kimi zaman andı oluyor kimi zaman şiddetli çınlamalarda ise bizi biri çekiştiriyor diyoruz. Bunu da aklımızın bir kenarına koyduk. Şimdi Tuba ağacı ve çınlama ne alakası var diyebilirsiniz. Bu sebeple hemen açıklıyorum.



 
 

Divan edebiyatı geleneğine göre, Tuba ağacında her insana ait bir yaprak bulunurmuş. Bu yaprak insan ölene kadar bu ağaçta durur ve insan öldüğü an ise ağaçtan koparak aşağı düşermiş. Ağacın kökü yukarıda olduğu için bu ağaçtan düşen yapraklar diğer birçok yaprağa çarparmış. Yaprak aşağı düşerken çarptığı her yaprağın sahibinin kulağını çınlatırmış. Yani yaprağı düşen kişi yakınınız olsun olmasın, o insanı tanıyın ya da tanımayın Tuba ağacında ölen bir insanın yaprağı düşerken sizin yaprağınıza çarparsa bu size kulak çınlaması olarak dönermiş. Biz hep bunu biri bizi anıyor diye yorumluyoruz ve gerçekten de haklıyız; çünkü bizi ölüm anıyor.

Bunun bir rivayet olduğu söyleniyor, nitekim kimse gidip Tuba ağacını görüp bize anlatamayacağına göre hep bir rivayet olarak kalacaktır; ama biraz düşünüldüğünde bana mantıklı ve gerçek olma ihtimali yüksek bir rivayet gibi geliyor. Siz bu konuda ne düşünürsünüz, inanır mısınız inanmaz mısınız bilemiyorum. Fikirlerinizi de çok merak ediyorum sizce böyle bir rivayete  inanmalı mıyız, siz Tuba ağacı ve kulak çınlaması hakkında neler biliyorsunuz? Benimle fikirlerinizi ve bildiklerinizi paylaşırsanız çok sevinirim. Bir başka Divan edebiyatı geleneğinde görüşmek üzere tabi yaprağımız düşmezse :)

17 Ağustos 2017 Perşembe

DİVAN EDEBİYATI GELENEĞİ VE ŞAİRLERİN HAYALİ UNSURLARI

 




Merhaba kıymetli okurlar, bu yazımda Divan edebiyatında hayali unsurlara ve muhteşem söz sanatlarına değinmek istiyorum. Divan edebiyatı her şeyden önce ince hayallerin, derin düşüncelerin ve etkileyici söz sanatlarının yaygın olduğu bir edebiyattır. Şairler, şiirlerini yazarken sürekli özgün olmayı isterler. Bu sebeple her şair hayal kurar ve söz sanatlarını kullanarak şiirlerini diğer şairlerden farklı bir şekilde yazmaya çalışırdı. Yani Divan edebiyatı sanatçısıysanız, normal şiir yazamazsınız. Derin manalı, ince hayal ürünü, her okuyana farklı bir etki ve anlam bırakan şiirler yazmalısınız. Bunu ne kadar iyi yaparsanız o kadar sevilir ve değer görürdünüz. Hem söyleyeceğiniz sözü aruz kalıbına uyduracaksınız, hem ince hayal ürünü olacak ve bunlar yetmezmiş gibi bir de söz sanatlarına yer verip okuyucuyu mest edeceksiniz. Divan şairi olmak gerçekten şairlikten çok daha fazlası. Şimdi dilerseniz bu usta şairlerin şiirlerinden yola çıkarak Divan edebiyatı hayaller alemine girişimizi yapalım.

Fuzuli'nin çok sevdiğim bir beyitiyle başlamak istiyorum.

Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helakım zehr-i dermanundadur.
(Aşk derdiyle mutluyum doktor, elini ilacımdan çek. Beni iyileştirmeye çalışma.
Bu derdime derman bulma çünkü derdime derman bulman benim yok oluşumdur.)

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki Fuzuli bir ayrılık şairidir, ayrılığın verdiği dert ile yaşamayı öğrenmiştir artık ve öyle bir seviyeye gelmiştir ki çektiği sıkıntılardan zevk almaya başlamıştır. Yarin derdi onun için bir lütuftur. Bu beyitte de tam olarak bunu görüyoruz. Aşkından duyduğu sıkıntı onun için bir mutluluktur; zira gönlünde aşk ateşi olmayan, aşkın verdiği dert ile gönlünü yakmayan kişiye aşık denemez ve aşkı olmayan bir aşık da helak olmaya yani yok olmaya mahkumdur diyerek, aşık için derdin bir sıkıntı değil tam tersine bir yaşama amacı olduğunu dile getiriyor.

Burada biraz da ilahi açıdan bakmak lazım; çünkü Fuzuli genel olarak şiirlerini ilahı aşkla yazan bir şairdir. Allah'ın insanları dünyaya imtihan amacıyla göndermesini göz önüne alırsak, dünya insan için Allah'tan bir ayrılıktır ve bu sebeple insan dünyada hem imtihan yaşamakta hem de ayrılıkların en büyüğünü tatmaktadır. Fuzuli'nin gönlündeki aşk ateşi de Allah'a olan sevgisinden kaynaklanmaktadır. Bu sebeple Fuzuli el çek ilacımdan demektedir; zira "Gönlünde Allah aşkı olmayan kişinin ölüden farkı yoktur ve o yok olmuştur. Benim yok oluşum da bu derdime derman bulmak olacaktır." diyerek derdiyle mutlu olduğunu, bu ayrılık acısını yare kavuşana kadar yüreğinde saklayacağını dile getirmektedir. Ne kadar derin manalı ve estetik bir beyit değil mi? Edebiyatın zirveye ulaştığı yerdir Fuzuli'nin beyitleri.

Necati Bey'in "Döne Döne" redifli gazelinin ilk beyitinden bir örnek vererek devam edelim:

Çıkalı göklere ahum şereri döne döne
Yandı kandil-i sipihrin ciğeri döne döne
(Ahımın kıvılcımları göklere döne döne çıktığından beri
Gökyüzü kandilinin ciğeri döne döne yandı)

Bu beyit çok güzel bir hüsn-ü talil örneğidir yani bir olayı gerçek nedeninin dışında daha güzel bir nedene bağlamak. Şair aşkından dolayı öyle acı çekiyor ve öyle içten ah demektedir ki bu ahlar döne döne gökyüzüne çıkıyor ve ta güneşe kadar ulaşarak güneşin ciğerini yakıyor. Bu sebeple güneş ısıtıcı ve aydınlık verici bir hale geliyor. Şair güneşin yanıcılık özelliğini kendi ahlarının yakıcı etkisine bağlayarak harika bir hüsn-ü talil örneği yapıyor. Bununla birlikte döne döne diyerek de Dünya'nın Güneş etrafında dönme olayından da bahsediyor, burada bize ahının güneşe ulaşıp onun ciğerini döne döne yaktığı anlamını pekiştiriyor.

Divan edebiyatında Necati denildiğinde "ah" kelimesi hemen aklımıza geliyor; çünkü Necati birçok beyitinde ah etmek kavramını kullanıyor ve bu ahların yanan ciğerinden çıktığını söylüyor. Tıpkı bu beyitinde olduğu gibi bu ahlar kimi zaman güneşe yakıcılık özelliği veriyor, kimi zaman ise gök yüzünü delerek yıldızları oluşturuyor. Hayal kavramı gördüğünüz üzere Necati'de de doruk noktaya ulaşmaktadır.


Nedim'in "Sana" redifli  gazelinin ilk beyiti de hayaller bakımından zengin bir beyittir.

Haddeden geçmiş nezaket yal ü bal olmuş sana
Mey süzülmüş şişeden ruhsar-ı al olmuş sana
(Nezaket haddeden geçerek senin boyunu posunu oluşturmuş
Şarap şişeden süzülerek yanağının kırmızı rengini vermiş sana)

Öncelikle hadde kelimesi açıklamak istiyorum. Hadde, değerli madenleri çubuk halinde ince bir yapıya getiren araçtır. Bunu düşünerek beyitimizi anlamaya çalışalım. Divan edebiyatında sevgilinin boyu uzun ve incedir, sevgili salına salına narin bir şekilde yürür. Burada şair bize bir tablo sunuyor adeta. Nezaketin, zarafetin bile haddeden geçerek sevgilinin boyunu posunu oluşturduğunu anlatıyor. Sevgilinin o salına salına yürümesinin ve görenleri hayran bırakmasının sebebini belirtiyor. Bunlarla da yetinmeyip Divan edebiyatında sıkça karşımıza çıkan sevgilinin kırmızı yanağının rengini şaraptan aldığını belirtiyor.

Nedim genel olarak beşeri aşkı şiirlerinde işlediği için bu beyitte bize bir sevgili resmi çiziyor, bu öyle bir sevgili ki nezaket bile haddeden geçerek sevgilimizin boyunu oluşturuyor ve şişeden süzülen şarabın yanağına damlayarak kırmızı rengini ortaya çıkardığı söyleniyor. Görüldüğü üzere Nedim'in bu beyiti de gelişigüzel söylenmiş bir beyit olmayıp ince hayallerle, söz sanatlarıyla örülü bir anlama sahiptir.

Fuzuli ile başladık ve kapanışı da yine Fuzuli'den güzel bir beyitle yapalım. "Usanmaz mı" redifli gazelin ikinci beyiti karşınızda:

Kamu bimarına canan deva-yı derd eder ihsan
Niçin kılmaz bana derman beni bimar sanmaz mı
(Cihandaki tüm hastaların dertlerine derman olan sevgili,
Niçin benim derdime derman vermiyor, yoksa beni hasta sanmaz mı)

Yine şahane bir beyit var karşımızda. Fuzuli, Divan edebiyatı şairleri arasında en sevdiğim ve beğendiğim şairdir. Onun bu gazelini okurken ayrı bir mest oluyorum, ilerleyen günlerde bu gazelin tamamını da açıklamasıyla birlikte yazmayı düşünüyorum. Şimdi beyitin açıklamasına bakalım. Fuzuli bu beyitte sevgiliye sesleniyor. "Ey sevgili, dünyadaki tüm hastalara şifa dağıtıyorsun, benim derdime neden şifa vermiyorsun? Yoksa benim gibi şifaya en çok ihtiyaç duyan kulunu hasta sanmıyor musun?" diyerek derdini sevgiliye duyurmaya çalışıyor.

Divan edebiyatında sevgiliye aşık olan tek şairimiz değildir. Şairin bir çok rakibi vardır ve bunlar da sevgiliye aşıklardır. Şairimiz burada bakıyor ki sevgili tüm rakiplerin dertlerine derman veriyor, şifa dağıtıyor ama asıl hasta olan kendisinin derdine derman kılmıyor. İşte Fuzuli de bu beyitte bundan yakınarak beni hasta sanmıyor musun? diyerek sitemini dile getiriyor.

Bu beyite hem ilahi hem de beşeri aşk yönünden bakabiliriz. İlahi aşk açısından baktığımızda Fuzuli'nin derdi yare kavuşmaktır. Fuzuli bakıyor ki birçok kişi yarin huzuruna varıyor ama kendisi bir türlü bu dünya sürgününden kurtulup yare kavuşamıyor ve derdine derman bulamıyor. Bunun yanında beşeri aşk yönden bakarsak da Fuzuli bir güzele aşık ama o aşık olduğu güzel öyle vefasız ki kendisine gerçekten aşık olan Fuzuli'yi her fırsatta dışlayarak, görmezden gelerek ona eziyetlerin en büyüğünü yapıyor. Bu beyit de diğer beyitlerde olduğu gibi anlamı yönüyle bizi büyüleyen bir anlatıma sahip.

Divan edebiyatının hayal dünyasına ve şairlerin bu hayal dünyasını zenginleştiren şiirlerine bir giriş yaptık. Genel olarak anlaşılması kolay ve estetik açıdan zengin beyitler bulmaya çalıştım. İlerleyen günlerde bu ve buna benzer çalışmalarla Divan edebiyatı geleneğine yazılarımda yer vermeye çalışacağım. Bir başka Divan edebiyatı buluşmasında görüşmek üzere, sağlıcakla kalın.





16 Ağustos 2017 Çarşamba

YAKIN TÜM ŞİİRLERİ



Sevmeye adanmış bir ömür benimkisi,
Aşka aşık, beklemeye sevdalı...

Yüreğimde yeşeren her umut seni sayıklıyor,
Gözlerinin içine bakarak gülümsemek...
En beklenmedik anda çıksan karşıma.
Sersem tüm benliğimi önüne,
Seninle olmayan her şeye inat,
Seninle yeni başlangıçlar istiyorum.

Sonsuz maviliklerde kaybolmak mesela
Ölümün en güzelini tatmaktır elinden.
Yüreğimde susmayan umuduma bir bak.
Gelmeni bir ben mi bekliyorum sanıyorsun?
Her zerrem sana muhtaçken.

Susmuş gözlerim seni haykırır her gece,
Yüreğime döküyorum gözyaşlarımı.
Bilirsin umudun yaşatıyor yüreğimi,
Yokluğunda ben her gün yavaş yavaş ölürken.

Susma gönlüm haykır feryatlarını,
Dalgalansın denizler, fırtınalar sarsın dört bir yanımı.
Yarsız yaşamaktansa bu yalan dünyada
Aşkla ölmeyi, tüm kavuşamayanlara hediye eylerim ben.

Ve bir gün seni beklerken ölürsem eğer
Yakın tüm şiirleri, küllerini savurun toprağıma.
Seni bana getirmeyen her şiir, her dize,
Tatsın ölümü, yok olsun yokluğunda.











EN ÇOK OKUNANLAR